AKADEMİSYEN KONUSU

Akademia bir okul olarak, öğretmeni olan Sokrates’in izinden giden Platon tarafından M.Ö. 387 kuruldu, batı felsefesini bugün bile şekillendirmekte olan bu felsefe okulunun girişinde “Matematiksel olanı kavramamış olan, buraya girmesin! (Ageometretos medeis eisito!)” yazısı vardı. Okulun girişinde bulunan bu metin, Akademia’nın matematiksel ve akılcı bir düşünceyle temellendirildiğine işaret etmekteydi.

Akademia ekolü, kuruluş döneminde materyalist düşünceye yönelmişti. Daha sonraları, Arkesilaos ile birlikte okulun düşünsel yönü de önce “kuşkuculuk”a doğru, sonradan da dogmatizme kaydı. “Kuşkucu Akademia”nın en önemli düşünürleri olarak Arkesilaos ve Karneades ön plana çıktı. Akademia, yüksek düzeyli kapsayıcı etkisini batı felsefe dünyası üzerinde bugün bile bütün canlılığı ve güncelliğiyle hissettirdi. Platon’a göre onun Akademia’da yetiştirdiği insanlar ileride Yunan şehirlerinde siyasi liderlik ve politika yapacaklardı.

Akademia Okulu, düşünce dünyasında çok uzun bir sürece büyük bir önem arz etmiştir. Platon’un ölümünden sonra ise okul gerçek etkinliğini yitirmeye başladı, okulun liderliğini yürüten Speussippos, Ksenokrates, Krates gibi isimler Platonun felsefesine ek bir şeyler katamamışlardı.

Bugün kullandığımız “akademi” terimi Akademia’dan gelen bilim ve sanat topluluklarını ifade ediyor. Bilindiği üzere, Ülkemizdeki en büyük ve temel sorunlardan birisi işsizliktir. Daha önceki dönemlerde lise mezunu ya da üniversite mezunu olmak kriter iken şimdilerde diploma olması tek başına iş elde etmek için yeterli değildir. Üniversite sonrası, belli bir lisans eğitimini bitirdikten sonra kendi alanında ya da başka bir alt dalda lisansüstü alan kişilere bu gruba dahildir. Bu melsek alanı uçsuz bucaksız bir denize benzetilebilir. Yükselmek ve fazlasıyla uç noktalara gelmek, araştırma, yoğun bir dönem, kişisel gelişim, çok ve sürekli çalışmak, hep okumak, araştırmak, sürekli öğrenci olmak, öğrenmek ve öğretmek Akademisyenliğin, çabalarını ve sürecini kapsar.

Son tahlilde; Akademisyen, üniversite ve benzeri yüksek öğrenim kurumlarında öğretimi gerçekleştiren, araştırma yapan ve özgün araştırmalarıyla alanına katkıda bulunan kişilere verilen genel mesleki unvan olup; günümüzdeki “üniversite” kavramını oluşturan bileşenlerden birisidir. Ama Ülkemizde günümüzdeki Akademisyenlik, kamusal alanda, devlet memuru niteliğinde güvenli sağlam bir iş edinmenin bir aracı olarak görülmekte ve kullanılmaktadır. Akademisyenliğin İçeriği de toplumun genel eğitim ve entelektüel yapısı ile doğru orantılıdır.

Bir ikisi yabancı ama çoğu yerli 1128 akademisyenin imzaladığı “Bu ülkenin akademisyen ve araştırmacıları olarak bu suça ortak olmayacağız!” başlığı (bildiri başlığının ismi bile oldukça manidar) altında “Akademisyenler bildirisi” olarak ifade edilen metni imzalayan “akademisyenler” kimlerdir?, şimdiye kadar ne gibi akademik faaliyetlerde bulunmuşlar?, nasıl bir bilimsel başarı göstermişler?, kaleme aldıkları eserleri var mıymış? Tek-tük bir şeyler karalamış olanların çalışmaları “Tek Parti düzlemindeki devlet baskısının paradigması”, “Kadına şiddetin yönelimsel kırıntısı”, “Göç olgusunun betimlenmesinin izleği” veya “Düşündeki kıvırtık sapmanın hıyarsal buluntusu” gibisinden sadece kendileri gibi deha sahiplerinin anlayacağı ağır ve derin sözlerden ibaret, akademik sınırlar içinde sıkışmış kadük çalışmalardır.
Taha Akyol’un “Tek gözü kapalı, öbür gözü mikroskopla bakan ajitatif bildiri “akademisyen” niteliğinin gerektirdiği objektifliğe de, etik değerlere de taban tabana zıttır. Bu bildiri “akademik” kaliteden yoksundur, sıradan bir siyasi eylemdir.”ifadesine katılıyorum.

Konuya başka bir perspektifle bakışı sağlamak amacı ile; Barış için Akademisyenler Grubu’nun imzacıları arasında yer alan Cumhuriyet gazetesi yazarı Prof Dr. Ahmet İnsel, “PKK’yı eleştirmedikleri” yönündeki eleştirilere “PKK terör yöntemlerini kullandığı sürece TCK’nın öngördüğü suçları işleyen kişilerin bulunduğu bir örgüttür. Benim PKK ile bir ilişkim yok, ama devletle var.”diye bir yanıt veren sözlerini paylaşıyorum.

Rönesans felsefesini biçimlendiren filozofların en önemlilerinden biri olan Giordano Bruno Düşüncelerinin açıklanmasının kendisi için çok tehlikeli olduğunu bildiği halde; “Doğrular insanlar tarafından saklanabilir ama hakikati kimse saklayamaz. Gerçek bir bilge gerçeği gizlemez ve söylemekten çekinmez. Aydınlık ve karanlık arasındaki savaş insanlık tarihi boyunca olmuştur. Bilim ve cehalet arasındaki savaş da yine insanlık tarihince sürecektir. Ne gördüğüm hakikati gizlemekten hoşlanırım, ne de bunu açıkça ifade etmekten korkarım. Aydınlık ve karanlık arasındaki, bilim ve cehalet arasındaki savaşa her yerde katıldım. Bundan dolayı her yerde zorlukla karşılaştım ve cehaletin babaları olan resmi akademisyenlerin yanı sıra kalın kafalı çoğunluğun öfkesinde hedef olarak yaşadım.” demiştir.

Bence; Akademia Okulunun kuruluşu esnasında okulun girişinde yazan “Matematiksel olanı kavramamış olan, buraya girmesin!” sözüne uymayanların çoğu günümüzde bizim Akademilere girmiş gibi!

Nizamettin BİBER