<?xml version="1.0" encoding="ISO-8859-9" ?>

<rss version="2.0">

<channel>
<title>ikizdere nin interneti - Forumlar</title>
<link>http://www.ikizdere.net</link>
<description>ikizdere</description>
<language>TR</language>

<item>
<title>1muharrem 1433  / 26 kasım 20011  / hicri yılbaşi</title>
<link>http://www.ikizdere.net/modules.php?name=Forums&amp;file=viewtopic&amp;t=2455</link>
<description>Alemlerin sultanı fahri kainatın doğum sene_i devriyesi..Mevlidi nebevi...Dünyayay huzur getirsin inşşlh.Zira O alemlere rahmet olarak gönderilmiştir.....Sitemiz bu defa ilgisiz kaldı....Selam ve dua ile...</description>
</item>

<item>
<title>Keriman  Halis</title>
<link>http://www.ikizdere.net/modules.php?name=Forums&amp;file=viewtopic&amp;t=2461</link>
<description>1932 yılında Dünya Güzellik Yarışması'nda birinci seçilen Keriman Halis önceki gün 5'er dakikalık minik bir haberle gündeme geldi. Bu sefer ölüm haberiydi bu. Cenazede, birkaç kişiye mikrofon tutuluyor, &quot;Modern Türkiye'nin yüzüydü&quot; diyorlar.

Haber bültenleri, Keriman Halis'le yapılan küçük bir söyleşiyi de ekrana getirdi. 97 yaşındayken onunla yapılmış bir söyleşi bu... Zihni hâlâ yerinde... 1932 yılında seçildiği o günü anlatıyor, &quot;Bayrağım olmadan podyuma çıkmadım&quot; diyor. Gözleri doluyor. Görüntü kesiliyor. Ardından cenaze görüntüleri... Nihayet hepimizin gideceği o son istasyona uğurlandığı sahneler.

Günlerce, belki aylarca gazetelerde manşetlerden inmeyen Keriman Halis, öldükten sonra, haberi 5 dakikadan fazla sürmedi. Zaten yaşlı bir kadının ne kadar haber değeri olabilirdi ki?

Cumhuriyet Gazetesi ilk güzellik yarışması &quot;intihap&quot; ettiğinde tarih 1929'u gösteriyor. Ardından ikinci yarışma tertip ettiğinde tarih yaprakları 1930'lu yılları gösterir... Yarışmayı Mübeccel Namık isminde bir kız kazanmış ve tacını takmıştır. Resimli Uyanış dergisinde haber aynen şöyle verilir:

&quot;Bu hafta Cumhuriyet gazetesinin teşebbüsü ile ikinci defa olarak bir Türkiye güzellik kraliçeliği daha intihap olundu. Bu yeni kraliçe Mübeccel Namık Hanım'dır, kendisi yeşil gözlü, uzun boylu ve çok mütenasip endamlıdır. Hakem heyetinde bulunanların görüşleri hayli ilginçtir&quot; diye yazar.

Devamında, ünlü edebiyatçıların bile katıldığı bu organizasyonda, &quot;Bayıldım&quot;, &quot;Rüya görüyorum sanıyorum,&quot; &quot;Cennete girdim&quot; gibi bol övgüler almıştı Mübeccel Namık.

Sonrasında Fransa'ya Cannes şehrine gönderilir. Ancak dereceye giremez. Neden mi? Çünkü &quot;Türk kızı&quot;nın daha da açılıp saçılmasını isterler.

Batı'nın isteği 1932'de Belçika'nın Spa kentinde düzenlenen güzellik yarışmasında gerçekleşecektir. Cumhuriyet gazetesi bu sefer Keriman Halis'i gönderecektir. Üstelik Atatürk'ün özel isteğiyle gönderilen Keriman Halis burada umulmadık(!) bir ilgi görecek, hatta birinci seçilecektir!

İHA'nın haberine göre, 1932'de Keriman Halis'i birinci ilan eden Belçikalı jüri başkanı, &quot;Bugün Hıristiyanlığın zaferini kutluyoruz. Çünkü bugün İslamiyet bitmiştir, onu bitiren Avrupa'dır! Müslüman kadınların temsilcisi, bugün mayo ile karşımızdadır... Oylamaya gerek yok, onu kraliçe seçeceğiz&quot; demiş ve çok tartışmalı bir seçimin altına imza atmış. İlginçtir... Bugün o seçim Japonya'da bile ders olarak okutuluyor.

Böylelikle Batı bizi görmek istediği şekliyle aralarına kabul etmiş.

1932 yılında Türkiye'sinde neler oluyordu? O tarihte, ülkemiz &quot;muasır medeniyetler&quot; seviyesine çıkabilmek için hayli gayret göstermiş miydi sahi?

Öyle ki, 18 yaşında bir genç kızımızı mayoyla, Belçika'ya, yani Türk bayrağın bile olmadığı yere gönderecek kadar cüret sahibiydik! Annesi, bu tartışmalı birincilikten çok memnun kalmış. Dönemin Cumhuriyet gazetesi şöyle bir söyleşi gerçekleştirmişti:

&quot;Aklımızın böyle bir talihe mazhar olacağım hiç ümit etmiyorduk. Hatta İstanbul'daki müsabakayı bile kazanacağından şüpheli idik. Bu neticeyi bilhassa memleketimize hizmet noktasından bir şeref addediyorum. Çok mes'udum. Keriman'ı iyi bir aile kızı olarak yetiştirdim. Onun en büyük zevki ev işleri ile uğraşmak, bilhassa küçük kızkardeşi Fatuş'la meşgul olmaktadır. Son mektubunda hep Fatuş'tan, ona karşı duyduğu tahassürden bahsediyordu.&quot; (a.g.g., 01,08.1932)

Gelin isterseniz 1932 senesinde güzel yurdumda neler oluyordu, çağdaş medeniyetler seviyesine çıkabilmek için ne gibi gayret gösteriyorduk?

Miladi Takvim 28 Ocak 1932'yi gösterirken, o gün devletin resmi ajansının bülteninde, &quot;İstanbul mahreçli&quot; şöyle bir haber geçiyordu;

&quot;Yerebatan Camii'nde ilk defa ezan Arapça yerine Türkçe okunmuştur. 'Allahu ekber' yerine 'Tanrı uludur' biçiminde Türkçeleştirilen ezanı minareden Hafız Yaşar, duyurmuştur.&quot;

Aynı gün Hafız Rıfat Bey, ikindi ezanını okumak üzere Fatih Camii'nin minaresine çıkıyor, ama o tarihe kadar halkın hiç duymadığı şekilde bağırmaya başlıyor:

&quot;Tanrı uludur, tanrı uludur&quot; diye...

Bir sonraki gün: Sultanahmet Camii'nde sekiz hafız Türkçe Kur'an okuyordu.  Aynı gün İstanbul, Balkan Konferansı Konseyi'ne ev sahipliği yapıyordu.

Bir sonraki gün ilk Türkçe hutbe yine Süleymaniye Camii'nde okutulacaktı. Bir sonraki hafta &quot;Halkevleri&quot; açılıyordu (19 Şubat)... Amaç, halkın politik, ideolojik ve kültürel eğitimini sağlamak... Cumhuriyet Halk Fırkası Genel Sekreteri Recep Peker, aynen şunları söylüyordu, &quot;Halkevlerinin gayesi ulusu katılaştırmak, sınıfsız katı bir kitle haline etmektir.&quot; (a.g.g.)

9 Nisan'da ise &quot;İlk kadın hakim Mürüvvet Hanım&quot; Adana'ya atanarak görevine başlayacaktır.  Aynı ay içerisinde İstanbul'daki milli maçta Türkiye, Macaristan'a 2-1 yenilirken, Reşat Nuri Güntekin'in Kızılcık Dalları adlı romanı yayımlanıyor...

22 Mayıs'ta Adana Ağır Ceza Mahkemesi, Ağrı Dağı bölgesindeki ayaklanma olayların karışanların 34 kişi hakkında idam kararı veriyor. 1 Haziran'da Prof. Albert Malche 'Dürülfunun Raporu'nu Milli Eğitim Bakanlığı'na sundu. Ki,  bu rapordan Atatürk de bir şey anlamamış ve şu notu düşmüş, &quot;... Bu adam bütün nezaketini kullanarak diyor ki: Ben sizi anlamadım, anlayamıyorum ki ne yapmak istediğiniz hakkında sizinle, Türklükle mütenasip yüksek üniversiteyi nasıl kurmak istediğinizde fikri mahsusum yoktur.&quot; (Atatürk Araştırma Merkezi, sayı1, Kasım1984)

İstanbul'da yapılan Milli Maçta Türkiye Bulgaristan'a 3-2 yeniliyor... Ve 7 Aralık'da ise Bir Millet Uyanıyor filmi gösterime giriyor...

Göründüğü gibi o bir yıl boyunca Türkiye &quot;çağdaş&quot; seviyeyi yakalamak için epey gayret sarfetmiş(!). Ezanı bile aslından koparıp, kendi dilimize uydurmaya çalışmış, yeni üniversite kurabilmek için Batı'dan adam getirtmiş, ama becerememişiz. Ancak, Batı'nın standartlarına ulaşabilmek için Keriman Halis'i &quot;mayo&quot;yla göndermek yetiyormuş meğer.

Keriman Halis, Ata'sının teşvikiyle katıldığı güzellik yarışmasından birincilikle döndükten sonra derin bir sessizliğe gömüldü. Sadece Müslüman bir ülkenin temsilcisi olarak katıldığı o tartışmalı yarışmada sürpriz bir şekilde aldığı dereceyle yaşadı bir ömür.

Peki, &quot;modern kadının yüzü&quot; olan Keriman Halis acaba yaşadığı ömür boyunca, kendinden sonraki güzellik yarışmalarını hiç takip etti mi?

Yarışma sonrası bataklığa düşen kızların dramını hiç gazetelerden yahut televizyondan takip etti mi? Ettiyse, acaba ne hissetti?

Güzellik yarışmaların aslında bir tuzak olduğu gerçeğini hiç fark etti mi? Neon ışıkların altındaki yaşamların arkasında aslında korkunç şehvet avcıların sofrasına konulan et pazarına dönüştüğünü hiç gördü mü? Güzellik yarışmaların aslında &quot;modern bir köle&quot; pazarına dönüştüğü gerçeğini fark etti mi? Binlerce genç kızın hayatını karartan, sonra da hayatı kararmış kızların dramını yapan bu gazeteleri okurken ne hissettiğini cidden merak ediyorum.
2 şubat 20012   Davut şahin   Milligazete</description>
</item>

<item>
<title>Ermeni meselesinin farklı boyutları</title>
<link>http://www.ikizdere.net/modules.php?name=Forums&amp;file=viewtopic&amp;t=2460</link>
<description>Herkes Ermeni meselesinin farklı boyutları olduğu bilir, ama bunların neler olduğu konusunda yeterli bir bilgi sahibi değildir. Özellikle de tembel akademisyenlerle ilgisiz Hariciye mensupları... Bu konuda bazı monşerler 70'li yıllar boyunca kendi meslektaşlarını, Büyükelçileri öldüren Asala mensuplarının ne maksatla bu cinayetleri işlediklerini bile bilmezler.

Lozan'da bu konu hiç konuşulmadığı için Türk kamuoyu meselenin farkında değildir. Çünkü Kazım Karabekir'in Ermenistan Ordusu'na karşı kazandığı üç zaferden sonra imzalanan ve o dönemde Moskova tarafından da tanınan Kars Anlaşması ile sınırlar belirlenmiştir.
Bu sınırları tanımayanların amacı, Türkiye'yi tazminat ödetmek için karar aldırmaktır.
Ermeni Soykırımı iddiası, Ermeni Tehciri'nden 50 yıl sonra, yani 1965 yılında yeniden gündeme geliyor. Konuyla ilgili iddialar yanında, Fransa gibi ülkelerin Ermeni taraftarı tavırlarıyla Hrant Dink gibi duyarlı insanların öldürülmesine gösterilen tepkiler durumu karartıyor. 

İstiklâl Savaşı'nda Ermeniler
Türkiye'nin içe kapanık bir siyasetle Osmanlı topraklarında yeni bir millet meydana getirebilmek için yeni kurulan devleti toplum mühendisliğine yönlendirmesi sonucu, maalesef yakın tarihimiz doğru yazılmadı. Hatta İstiklâl Savaşı bile tuhaf bir projenin parçası olarak eksik anlatıldı ve toplum mühendisliğinin başarılı olması için geçmiş yeniden kurgulandı. Bu politika yüzünden İstiklâl Savaşı'nda Ermenilerin durumu yeterince bilinmiyor ve halk şaşkın.

Eğer ayrıntılara boğulmamış bir ansiklopedi maddesi olarak İstiklâl veya Kurtuluş Savaşı'nı gözden geçirirsek, 30 Ekim 1918'de imzalanan Mondros Mütarakesi ile başlayan işgalden 30 Kasım 1922'deki Doğu Trakya'nın bize teslimine kadar süren dört yıllık dönem içinde Kuva-yı Milliye'nın doğrudan savaştığı iki devlet olduğunu görürüz: Biri Yunanistan, diğeri de Ermenistan... İşgal Kuvvetleri de yerli Hıristiyan halkın menfaatlerini korudular...
İki topluluğu da büyük devlet idealleri için bizimle savaşa sokan İngiltere ile Fransa, Birinci Dünya Savaşı boyunca onlara çok zayiat verdiren ve Çanakkale'de durduran Türkleri cezalandırmak için cesaretlendirmiş, kendileri adına bizimle savaşmaya memur etmişlerdir. Bu hayale İngilizlerle birlikte kapılarak Anadolu'nun bazı bölgelerini işgale kalkan Fransızlarla İtalyanlar karşılaştıkları sert direnişlerden ders alarak kısa sürede bu fikirden vazgeçmişler, Ermenilerin kendi üniformalarını giyerek savaşmalarından da hiç memnun olmamışlardır.

1921 Ağustos'undaki Sakarya Savaşı ile 1922 Ağustos'undaki Büyük Taarruz'un başarıyla sonuçlanması ve bir Meydan Muharebesi kazanan Başkomutan olarak Mustafa Kemal ile Genel Kurmay Başkanı olarak Fevzi Çakmak Paşaların müşir (=mareşal) unvanını almalarının öncesinde çok önemli bir başarının olduğunu iyi bilmek gerekiyor. Bu başarının arkasında, İnönü Tepesi'nde iki kere &quot;Türkün mâkus talihini yenen&quot; komutan olarak anılan İsmet Paşa'nın zaferi değil, ondan aylarca önce Ermenileri Doğu Anadolu'da yenerek silahlı birlikleri Batı Anadolu'ya sevk etmeye imkân sağlayan Kazım Karabekir'in başarısı vardır.

Meclis, 1920 yılının Eylül ayında Kazım Karabekir'e Doğu Anadolu'da harekât izni verir ve onun komutasındaki birlikler 29 Eyül'de Sarıkamış'ı, 30 Ekim'de Kars'ı ve 6-7 Kasım'da Gümrü'de Ermenileri mütarekeye zorlar ve 2 Aralık'ta Gümrü Anlaşması imzalanır... 
Bir yıl sonra, 13 Ekim 1921 yılında Kars Anlaşması imzalanarak bugünkü Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan sınırları da belirlendi. İşte bugün Ermeniler bunu kabul etmiyorlar.
Bu tarihler iyi bilinmeden İstiklâl Savaşı'ndaki Ermenilerin durumu, çete savaşları yüzünden Tehcire mahkum olmaları ve Osmanlı ordusuna karşı üç kere savaşmalarının sonuçları anlaşılamaz tabii. Birinci Dünya Savaşı sırasında Rus üniforması giyerek Doğu Anadolu'nun Rus işgali sırasındaki katliam çabaları, İstiklal Savaşı sırasında da Güney Anadolu'da Fransız üniforması giyerek ikinci katliama girişmeleri ve sonunda Ermenistan ordusu üniforması ile bize saldırarak mağlup olmalarının bir anlamı yok gibi davranıyorlar. O yüzden de Gümrü ve Kars anlaşmalarını kabul etmediklerini söyleyebiliyor ve her şeyi Tehcir odaklı tartışıyorlar.

İşte biz bu olaylar dizisini iyi bilmez ve Kazım Karabekir Paşa'ya karşı resmî ideolojinin yok gibi davranarak onu &quot;ademe mahkum etme&quot; çabasına uyarsak, elbette her şeyi Batı Anadolu'daki savaşlar çerçevesinde düşünür ve Ermenilerin tuzağına böyle düşmüş oluruz...

Burada açık bir yakın tarih aldatmacası yaşadığımızı kısaca ifade etmek istiyorum: 
İstiklal Savaşı'nda ilk zaferi İsmet Paşa'nın kazandığını sürekli tekrarlar durur ve onun sonraki yıllarda İkinci Adam sayılmasını tabii görürsek, ister istemez Ermenistan Ordusu'na karşı Kazım Karabekir'in kazandığı savaşları ve bunlara bağlı olarak 1920 ve 1921 yıllarında imzalanan ve sonuçları önemli Gümrü ve Kars Anlaşmalarını biz de önemsememiş oluruz... 
Böyle yapınca Ermeni tuzağına düşmüş oluyoruz ve Doğu Anadolu'da şehit düşenlerimiz de boşa ölmüş oluyor maalesef. Bu anlaşma yüzünden Lozan'da konuşulmayan konular 50 yıl sonra Ermenilerin lehine tartışılmış oluyor. Bütün dünya devletleri de böyle aldatılıyor.
Halbuki Tehcir sırasında ölenlerin hesabı İstanbul Hükümeti'nin mahkemelerinde sorulmuş ve suçlu görülenler cezalandırılmıştır. İstanbul'un işgal edildiği dönemde de bu konu yeniden Malta'da İngiliz Mahkemesi'nde ele alınmış ve önceki kararlar yerinde bulunmuştur.

Şimdi sormak lazım: İstiklal Savaşı'nda Kazım Karabekir'e hak ettiği itibarı vermemek için Ermenilere hak etmediği itibarı vermek ve milletimizi soykırımcı ilan eden zihniyetle ona hak veren Osmanlıca bilmeyen aydınlarımıza söylenebilecek ne tür bir sıfat var, bilemiyorum.

Ermeni Meselesi'nin Çözümü 
Üzerinde durduğum husus iyi anlaşılmadan Ermeni Meselesi'nin konuşulduğu yanlış zemin hiçbir şekilde kavranamaz ve milletimize atılan iftiraların dünya önünde tartışılması mümkün olmaz. Ermeniler'in 1895-1920 arasında, 25 yıl bağımsız Büyük Ermenistan hayali için neler yaptıkları, ne türden katliamlara giriştikleri konuşulmadan Tehcir'i gerekli kılan şartlar anlaşılmaz ve sadece bu Tehcir sırasında soykırım oldu mu olmadı mı tartışmasına odaklanacak tarih tartışmalarından da olumlu bir sonuç çıkmaz. Çünkü Tehcir'in öncesi ve sonrası dikkate alınmadan Ermeni Meselesi'nin anlaşılması ve çözülmesinde hiçbir mesafe alınamaz.

Eğer biz Ermenilerle, Yunanlılarla ve Araplarla iyi komşuluk münasebeti kurmak istiyorsak, önce yakın tarihimizle tam bir yüzleşmeyi göze almak ve yakın tarihin kahramanlarına hakkını teslim etmek zorundayız. Ondan sonra bu komşularla barış gerekir. Bununla birlikte açık olan arşivler ışığında hem milleti, hem de dünyayı bilgilendirmek lazımdır. Yoksa &quot;devletin âli menfaatleri için&quot; saklanan lüzumsuz sırlarla millet de dünya da ikna edilemez...
Ermenistan ve Yunanistan bize karşı yenildi, Fransız, İtalyan ve İngiliz İşgal Kuvvetleri de ülkemizi terk ettiler. Ankara hükümeti adına Lozan'a giden Türk heyetinin eli güçlendi. 
Bilindiği gibi, esasen İşgal Kuvvetleri yerli Hıristiyan halkın menfaatlerini korumak için Anadolu'yu işgal ettiler... Ermenilerle Rumlar rezil katliamlara girişince, işgalciler onları koruyamaz oldular. Fakat Doğu ve Batı Anadolu'da kazanılan zaferler de ayrıca bizim milletimizin istiklal iradesini ortaya koyduğu için, İşgal Kuvvetleri daha çabuk ülkeyi terk ettiler.

Batı Anadolu'da Yunanlılarla Rumlara karşı kazanılan zaferlerin sonucu yapılan Lozan Anlaşması bu kadar çok konuşulduğu halde, neden Doğu Anadolu'da kazanılan zaferler sonucu yapılan Kars Anlaşması hiç konuşulmuyor? Halbuki Ermeni Meselesi'nin bu zeminde konuşulması gerekir. Biz Kars Anlaşması hiç üzerinde durmadığımız için Ermenistan da onu tanımıyor ve biz kazandığımız zaferle yaptığımız barışın sonuçlarından yararlanamıyoruz.

Ermeni Meselesi'nin çözümü, elbette tarihçilerin soykırım iddialarına odaklanmış var-yok tartışmalarıyla çözülemeyeceği gibi, politik tartışmalarla da çözülemez. Bunu çözecek şeylerin en önemlisi, insanî yaklaşımlardır ve bu topraklarda 800 yıl barış içinde yaşayan Türk ve Ermeni halklarının dayandığı insanî zemindir. Bu da ancak ortak hikâyeler, teröristleri ve askeri çözümleri dışarıda tutacak insanî ve estetik yaklaşımlarla mümkün olabilir. Tabii müzik, edebiyat ve tiyatro gibi çeşitli alanlarda barış elçilerinin öne çıkması bir çözüm yolu açabilir, ama bütün bunlar 25 yıllık mücadele ortaya konmadan, tarih bilinmeden imkansızdır.
                              Mustafa   Mıyasoğlu   29 ocak 2012   milli gazete

Geri izleme</description>
</item>

<item>
<title>GÜNÜN SÖZÜ</title>
<link>http://www.ikizdere.net/modules.php?name=Forums&amp;file=viewtopic&amp;t=2459</link>
<description>Büyük olmak için hiç kimseye dalkavukluk etmeyeceksin,hiç kimseyi aldatmayacaksın,memleket için gerçek ülkü ne ise  onu  görecek o hedefe yürüyeceksin.Herkez sana  karşı  çıkacaktır,herkez seniyolundan çevirmeye çalışacaktır,fakat sen buna dayanıklı,olacaksın,önüne sonu gelmeyen engeller çıkacaktır.kendini  büyük değil,küçük,zayıf,kimsesiz ve araçsız  kabul edecek,kimseden yardım gelmiyeceğine inanmiş olarak bu engelleri aşacaksin.Bundan sora da sana Büyüksün,derlerse bunu söyleyenlere   güleceksin...               M.Kemal Ataturk</description>
</item>

<item>
<title>İngilizce Hikayeler - Türkçe Tercümeli</title>
<link>http://www.ikizdere.net/modules.php?name=Forums&amp;file=viewtopic&amp;t=2458</link>
<description>SWALLOW AND SPARROW 

Swallow and sparrow became close friends. They started walking around in together. Other swallows said nothing at the beginning about this circumstance. However, the things changed when the swallow started bringing the sparrow to its nest. Nest of the swallow was under the eaves of an empty wooden house and there were many nests of swallow next to it. Going there from and thereto made swallows disturbed. 

Swallows held a meeting and they appointed a spokesman. This spokesman told about this circumstance with it in a suitable time and said it not to bring this sparrow to its nest.

Although the swallow showed some obstinacy, it finally was obliged to obey by this requirement. 
One night the sparrow suddenly wakened while it was sleeping. Tree on which it built up its nest among its branches was swinging. It flied away and had a look-see round the environment. Thereupon, it recognised that it was an earthquake. 

Its close friend, the swallow, came to its mind. It arrived at its nest and it weakened its close friend. It said the swallow to weaken other swallows and the wooden house may be fallen onto the ground. The swallow fulfilled what it said. Once the last swallow flied away there, the wooden house was fallen onto the ground. Later, swallows set up new nests under eaves of another house and they did make no rejection for the sparrow to go from and to the nest of the swallow for the reason that they were owed their life to it.

Written by: Serdar Yıldırım


KIRLANGIÇ İLE SERÇE

Kırlangıç ile serçe dost olmuşlar. Birlikte gezip dolaşmaya başlamışlar. Diğer kırlangıçlar önceleri bu duruma ses çıkarmamışlar. Fakat kırlangıç serçeyi yuvasına getirmeye başlayınca işler değişmiş. Kırlangıcın yuvası ahşap, boş bir evin saçak altındaymış ve burada pek çok kırlangıç yuvası varmış. Serçenin gelip gitmesi, kırlangıçları rahatsız etmiş. 

Kırlangıçlar toplanıp bir sözcü seçmişler. Sözcü uygun bir zamanda kırlangıca konuyu açmış ve serçeyi yuvasına getirmemesini söylemiş. 

Kırlangıç biraz direttiyse de sonunda genel isteğe boyun eğmek zorunda kalmış. Bir gece serçe yuvasında uyurken aniden uyanmış. Dalları arasına yuva kurduğu ağaç sallanıyormuş. Uçup çevreyi şöyle bir kolaçan etmiş. O zaman bunun bir yer sarsıntısı olduğunu anlamış. 

Aklına dostu kırlangıç gelmiş. Kırlangıcın yuvasına gitmiş, onu uyandırmış. Kırlangıca diğer kırlangıçları uyandırmasını, ahşap evin sarsıntıdan yıkılabileceğini söylemiş. Kırlangıç söyleneni yapmış. Son kırlangıç da kaçınca ahşap ev yıkılmış. Daha sonra kırlangıçlar başka bir evin saçak altına yeni yuvalar yapmışlar ve yaşamlarını borçlu oldukları dost serçenin kırlangıcın yuvasına gelip gitmesine karşı çıkmamışlar.

Yazan: Serdar Yıldırım




RABBIT

There was a rabbit imagining itself like a lion. One day this rabbit convened all rabbits in the vicinity on a high hill and said them that it would frighten wolf, jackal, fox in the case they would pass through the rough path in the downstairs. Rabbits listened to it with no movement. 

Ten minutes later, a wolf was passing through this path and it was suddenly surprised to see a rabbit shouting and running toward itself, and this circumstance caused it to frighten, and it urgently run away and disappeared there. 

Written by: Serdar Yıldırım


TAVŞAN

Tavşanın biri kendini aslan zannedermiş. Bir gün bu tavşan civardaki tavşanları yüksekçe bir tepeye toplayıp aşağıdaki patika yoldan kurt, çakal, tilki geçmesi halinde korkutup kaçıracağını söylemiş. Tavşanlar, onu sakin şekilde dinlemişler. 

On dakika sonra bir kurt geçiyormuş ki, bir de ne görsün, bağırıp çağırarak üstüne doludizgin gelen tavşanı görünce ürkmüş ve son sürat oradan kaçmış.

Yazan: Serdar Yıldırım 



FOX

There was a fox hanging wings on it and stealing hens from poultry-houses upper sides of which were uncovered. Once poultry-house owner recognised this circumstance, they covered upper-sides of them. 

A fox never likes being hungry and remaining with no remedy. It learnt soil digging work from one mole and started entering into poultry-houses through underground. Poultry-house owners thought that mole was stealing the hens and always hoped to catch a mole.

Written by: Serdar Yıldırım



TİLKİ

Tilkinin biri kanat takıp üstü açık kümeslerden tavuk çalarmış. Kümes sahipleri durumu fark edince kümeslerin üstünü kapatmışlar. 

Tilki açlığı ve çaresizliği hiç sevmezmiş. Bir köstebekten toprak kazma işini öğrenip, yeraltından kümeslere girmeye başlamış. Kümes sahipleri tavukları çalanın köstebek olduğunu sanıp, hep bir köstebek yakalamayı ummuşlar.

Yazan: Serdar Yıldırım



JACKAL

One of the jackals found a rifle while it was walking in the jungle. It recognised there were two cartridge in the rifle, and it immediately started robberies. Animals in the jungle, properties of which were stolen and were under threat convened and they arrived before lion.The lion was informed about the circumstance and this made it very angry and thereafter, it followed the jackal around. 

The lion seeing the jackal to walk some ahead has roared. The jackalpointed its gun at it when it saw that the lion was approaching, and immediately before opening fire, the lion frightened and started running away. Thereupon, the jackal run after the lion, too. Just then, a river appeared in front of them. Both of them swam and crossed the river.The lion run a while and then suddenly stopped running. The jackal stopped as well. The lion turned back and walked over the jackal. 

The jackal realized that wet rifle did not open fire and thrown the rifle out and it crossed back the river. The lion followed the jackal.The lion chased the jackal for a long time in the jungle, and it hit a fiston it as soon as caught it. The jackal escaped with great difficulty its life from the lion. From then, no body has seen it in the surrounding.

Written by: Serdar Yıldırım

ÇAKAL

Çakalın biri ormanda gezerken bir tüfek bulmuş. Bakmış tüfekte iki fişek var, hemen soygunlara başlamış. Malı çalınan, tehdit edilen orman hayvanları toplanıp aslanın huzuruna çıkmışlar. Durumu öğrenen aslan çok kızmış, çakalın peşine düşmüş.

Çakalı ilerde giderken gören aslan kükremiş. Çakal aslanın geldiğini görünce tüfeğini doğrultmuş, tam ateş edecekken aslan korkmuş, kaçmaya başlamış. Çakal da aslanı kovalamış. Derken, önlerine bir ırmak çıkmış. Ikisi de yüzerek karşıya geçmiş. Aslan biraz daha koşmuş, sonra aniden duruvermiş. Çakal da durmuş. Aslan geri dönüp çakalın üstüne yürümüş. 

Çakal ıslanan tüfeğin ateş etmediğini görünce tüfeği atıp ırmaktan karşıya geçmiş. Aslan da peşinden gelmiş. Aslan çakalı ormanda uzun süre kovalamış, yetiştiği yerde vurmuş. Çakal güçbela canını kurtarmış. Bir daha onu oralarda gören olmamış. 

Yazan: Serdar Yıldırım 


	

FABLE OF OLD WOMAN

There was an old woman
In the night, day she was crying
Continually shedding her tears
Splashing like a spring.

Home you designate is only a room
How can we live in there?
Always have soap in the mourning and evening
Troubles are waiting for their turn.

One day a man arrived at there
Gave greeting with the woman
“I purchased this place
Make it emptied” he said.

“Woe to my aggrieved head
My tears never stopped shedding
Where can l go to
Have no stone already erected, too.” 

“You are existing today, tomorrow you are absent
Have a habitation for yourself;
You assemble your bed
on the land over there…” 

“Heavens! Is it acceptable, my son,
To hit a kick to who fallen down?
Don’t make, don’t act,
Is it possible to stay in the street?” 

Day turned, tomorrow arrived
She moved from her room
Her friend in the night
Was moon and star…

Written by: Serdar Yıldırım 


	
YAŞLI KADIN MASALI

Bir yaşlı kadın vardı 
Gece, gündüz ağlardı 
Gözyaşları durmadan 
Çağlayan bir pınardı. 

Ev dediğin tek oda 
Yaşanır mı burada? 
Sabah, akşam hep çorba 
Dertler bekler sırada. 

Bir gün bir adam geldi 
Kadına selam verdi 
“Satın aldım burayı 
Boşalt odayı “dedi. 

“Vay benim dertli başım 
Hiç dinmedi gözyaşım 
Nerelere giderim 
Yok bir dikili taşım.“ .

“Bugün var, yarın yoksun 
Kalacak yerin olsun; 
Karşıdaki arsaya 
Yatağını kurarsın. ” 

“Aman oğlum olur mu? 
Düşene vurulur mu? 
Etmeyin, eylemeyin 
Sokakta yatılır mı? “ 

Gün döndü, yarın oldu 
Odasından taşındı 
Geceleri arkadaş
Ay ile yıldız oldu.

Yazan: Serdar Yıldırım</description>
</item>

<item>
<title>Keloğlan Denizler Padişahına Karşı</title>
<link>http://www.ikizdere.net/modules.php?name=Forums&amp;file=viewtopic&amp;t=2457</link>
<description>Bir Keloğlan varmış. Bu Keloğlan'ın saçı yokmuş ama aklı çokmuş. Herkesle fikir yarıştırmayı sever, bunu bir oyun haline getirirmiş. Kendi köyü Alaca, komşu köyler Bulaca, Kulaca ve Suluca'da yapılan düğünlere davet edilir ve akıl-fikir yarışmalarında ilk sırayı kimselere bırakmazmış. Mümkün mü Keloğlan'la akıl-fikir yarıştırmak? Keloğlan sorusunu sordu muydu yarışmacılar dilsiz kesilirmiş. 

Bulutlar yere inse, yer göğe çıksa, insanlar hangi katta bulunurlar?
Yanan bir ateşin dumanı görünmese bunu kim anlar?
Eller ayaklarla yer değiştirse yürümek nasıl olurdu? 

Asıl adı İbrahim olan Keloğlan, zekasının çokluğuyla her zaman öğünen denizler padişahı ile akıl-fikir yarıştırmak için, yola çıkmış. Keloğlan yolda iki adama rastlamış. Adamlar, hararetli bir şekilde tartışmaktaymış. Keloğlan bir süre adamların tartışmasını izledikten sonra, araya girmiş:

“ Durun ağalar, etmeyin, eylemeyin. Şu koca dünyada, bu dağ başında neyi paylaşamazsınız? “

Keloğlan’ın araya girmesiyle adamlar sakinleşmiş. Adamlardan biri, Keloğlan’a sormuş: 

“ Arkadaş, nerelisin, adın ne? “

Keloğlan: 

“ Şu dağın ardında kalan Alaca köyündenim. Herkes, bana Keloğlan der. Söyleyin bakalım ağalar, nereden gelir, nereye gidersiniz? Adınız nedir, bir öğrenelim. “

Adamlardan biri: 

“ Keloğlan adını duymuşluğum vardı. Benim adım Hacivat, kardeşliğimin adı Karagöz’dür. “

“ Vay, Hacivat ve Karagöz!.. Ben de sizin adınızı duymuştum. Nükteli konuşmalarınızla etrafınızdakileri güldürürmüşsünüz “ diyen Keloğlan, iki ayrılmaz dostla kucaklaşmış. 

Daha sonra Karagöz sormuş: 

“ Keloğlan, sen köyünden çok uzaktasın. Nereye böyle? “

Bunun üzerine Keloğlan, olanı-biteni anlatmış ve sonunda, denizler padişahı ile akıl-fikir yarıştırmak için yola çıktığını söylemiş. 
Keloğlan sözlerini tamamladıktan sonra Hacivat karşısına dikilmiş:

“ Be Keloğlan, sende hiç akıl yok mudur? Denizler padişahını ben de bilirim. Akıl-fikir yarışında beni yeneni altına boğarım der ama kimseye beni yendin, al bir çuval altını demedi, kimseyi altına boğmadı. O’nun boğdurması başka türlü. Cellâtlarının eline düşenin vay haline. “

Karagöz’ün de kızgınlıkta Hacivat’tan aşağı kalır yanı yokmuş:

“ Bre kellerin padişahı.. Biz Hacivat’la ikimiz senin emrindeyiz. Yeter ki, o kötü fikrinden vazgeç. Bak yirminde varsın, yoksun. Hayatının baharındasın. Gel gitme. “ 

Karagöz ile Hacivat uzun süre dil dökmüşler fakat Keloğlan’ı vazgeçirmek ne mümkün? Rüzgâr diyormuş da fırtına demiyormuş. Hayalin gerçeğe, masalın efsaneye karıştığı bir anlık zaman diliminde aniden Hacivat’ın yüz hatları gerilmiş, kaşları çatılmış ve konuşmaya başlamış:

“ Bak Keloğlan, hiç kimse kazanma ihtimalinin sıfır olduğu bir şans oyununa parasını, bir ölüm oyununa hayatını koymaz. Karagöz’le beni az buçuk tanıdın. Yalan nedir bilmeyiz, doğruluktan şaşmayız, sırrını sırrımız bilir, kimselere açmayız. Hayatını ortaya koyduğuna göre, bu Denizler Padişahı senin tanıdık veya akrabana mı bir zarar verdi? “ 

Hacivat’ın kararlı konuşması üzerine, çocukluğundan beri beynini kemiren sırrı, Keloğlan gözyaşları içinde anlatmaya başlamış: 

“ Anam anlattıydı. Babamın adı Mehmet’miş. Köylüymüş ama çok zekiymiş. Ben küçük bir çocukken, babamın çok zeki olduğunu duyan denizler padişahı babamı sarayına akıl–fikir yarıştırmak için, davet etmiş. Gidiş o gidiş. Babamın kendinden daha akıllı olduğunu gören zalim, babamı boğdurtmuş. Ben şimdi gidip de, o zalimden babamın intikamını almaz mıyım? Bir de şöyle bir durum var. Dikkat ettim, halk arasındaki konuşmalarda padişah, kral, imparator, şah, sultan diyorlar, o kadar zalimler var ki aralarında. Zindanlar haksız yere işkence gören, karanlık ve nemli taş odalarda ömür törpüleyen insanlarla dolu. Olur mu böyle şey? Padişahın biri, ordusunu toplayıp, kendi halinde yaşayan, iyi insanlarla dolu bir ülkeye saldırıyor, yüzlerce, binlerce insanın ölümüne sebep oluyor. Sonra ne oluyor? Ülkesine yeni topraklar kattı, topraklarını genişletti, fethetti, aldı. Böyleleri büyük padişah, büyük kral namıyla anılıyor. Kızıl saçlı, kızıl sakallı bir korsan olan denizler padişahı da gelecekte büyük padişah olarak anılacaksa yazıklar olsun. “

Bunun üzerine Hacivat: “ Dediğin doğru, Keloğlan. Benim de dikkatimi çeker bu durum. Şu el yazması kitaplar. Yüzyıllar öncesinden kalanlar var. Tarih kitaplarında hep savaşlar var. Tarih, savaş demek olmamalı. Tarih kitaplarından savaşı çıkarın, geriye Karagöz ile Hacivat kalır. Öyle değil mi Karagöz’üm? “ 

Karagöz: “ Sen ne diyorsun, Hacivat? Bir savaşı sevmeyiz. İnsanlar neden bizi tarih kitaplarına yazsınlar. “ 

Onların aralarındaki bu konuşma su gibi akıp gitmiş. Daha neler konuşmuşlar, neler. Özellikle babasından bahsederken, Keloğlan’ın, yıllardır için için yanan bir volkanken aniden patlaması, yüzyıllardır süregelen bir yanlışı doğruluyor nitelikte miymiş? Düşüncede bütünlük sağlamak, aralarında fikir birlikteliği kurmalarına neden olacak, Keloğlan’ın yanına Karagöz ile Hacivat’ı katacak, yakındaki bir çiftlik sahibi onlara üç at satacak, fazla eğlenmeden yola çıkılacak, aradan günler, haftalar geçecek, denizler padişahının ülkesine giriş yapılacak, deniz kenarında, sarp kayalıklar üstündeki zalimin sarayına varılacak ve hoş geldin, beş gittin huzura çıkılacakmış. 

Artık Keloğlan, denizler padişahının huzurunda, Karagöz ile Hacivat salonun bir köşesinde seyirciler arasındaymış. Biraz sonra denizler padişahının davudi sesi salonda yankılanmaya başlamış:

“ Benimle akıl–fikir yarıştırmak için, gelen sen misin? Adın Keloğlan’mış. Saçı yok olanın aklı da yok derlerdi de inanmazdım. Aklın olsa, şu kadarcık halinle, benim gibi heybetli bir padişahın karşısına çıkar mıydın? “

Bu soruya Keloğlan şu cevabı vermiş: “ Padişahım, saçım yoktur ama aklım çoktur. Şu kadarcık değil de, bu kadarcık olsaydım, bu salona sığmaz, dışarı taşardım. “ 

Denizler padişahı, Keloğlan’dan böyle bir cevap beklemediği için, sağına, soluna bakınmış. Salondaki bütün başlar öne eğilmiş. Keloğlan ise, dimdik karşısında duruyormuş. Başı dik, alnı açıkmış. Cesurmuş. Sorulacak her soruya karşılık verebilecek gibi görünüyormuş. Denizler padişahı kaşlarını çatıp, Keloğlan’a doğru sert bir bakış fırlatmış. Keloğlan oralı olmamış. 

Bunun üzerine denizler padişahı ayağa fırlarken, bağırmış: “ Rezil herif, hemen diz çök karşımda. “

“ Padişahım, olur mu? Bu bir yarışma. Benim işime karışma. Şartlar eşit olacak ki, tadı çıksın; Keloğlan’ın kel başında saç çıksın. Hem sen şimdi padişahlığı boş ver, bir soru sorayım da bana akıl ver. Bu elimde yok, bu elimde de yok. Ellerimde yok olan şeyin adı nedir? “ 

“ Bre densiz, bu ne biçim sorudur? Cellâtlar, alın bunu başımdan, koparın gövdesini başından. “ 

İki cellât gelmiş ve Keloğlan’ı kaptıkları gibi sarayın yer altı katlarında bulunan zindana götürmüşler. 
Gece yarısı Karagöz ile Hacivat zindana inmiş ve Hacivat uzaktan akrabası zindancıbaşıyla görüşmüş. Keloğlan'ı salıvermesini, bu durumun kimse tarafından bilinmeyeceğini söylemiş. Hacivat'ın ricası ve verdiği on altın üzerine zindancıbaşı, Keloğlan ile Karagöz ve Hacivat'ı gizli bir geçitten saray dışına çıkarmış. 

Zindancıbaşı: &quot; Bak Keloğlan, yirmi yıldır bu zindandayım. Padişahıma isyan eden, karşı çıkan, düşman olan, boyun eğmeyen yüzlerce insanın hayatına son verdim. Şimdiye kadar bir kişi bile, bu zindandan sağ kurtulamadı. Hacivat'ın hatırına seni bırakıyorum. Eğer ki, bir daha bu zindana gelirsen, vay haline! Bir Hacivat değil, bin Hacivat gelse seni kurtaramaz, dedikten sonra, Keloğlan'ın ensesine öyle sert bir tokat vurmuş ki, onu toza, toprağa bulamış. 

Zindancıbaşı gittikten sonra, Karagöz ile Hacivat, Keloğlan'ı kucakladıkları gibi oradan kaçırmışlar. Keloğlan günlerce ölümle cebelleşmiş. Gitmiş, gitmiş, gelmiş. Sonradan Keloğlan biraz kendine gelince sormuş: &quot; Ne oldu? Neredeyim ben? &quot; 

Bunun üzerine Hacivat: &quot; Dağda, bayırdayız, Keloğlan. Tam altı gündür kendini bilmeden yattın. Terledin, durdun. Zindancıbaşı gitmene izin verdi. &quot; 

Keloğlan: &quot; Of, ensem! Ne biçim zindancıbaşıymış o. Enseme öyle bir tokat vurdu ki, tarifi imkansız. Sanki öldürmek için vurdu. &quot; 

Hacivat: &quot; Tabi öldürmek için vurdu. Seni bıraktığını denizler padişahı bir duyarsa, zindancıbaşını en yüksek direğe astırır. Artık akıllan Keloğlan, babanın intikamını aldın. Bunu böyle kabul et. Denizler padişahının ülkesini terk et. Var git köyüne, evine. Kur düzenini rahat et. &quot;

Daha sonra kendine gelen ve iyileşen Keloğlan'ı, Alaca Köyü'nün yakınlarına kadar getirmişler. Keloğlan'dan bir daha denizler padişahıyla uğraşmayacağı sözünü alan Karagöz ile Hacivat, Bursa'ya dönmüş.

Yazan: Serdar Yıldırım</description>
</item>

<item>
<title>Serdar Yıldırım'ın Hayat Hikayesi</title>
<link>http://www.ikizdere.net/modules.php?name=Forums&amp;file=viewtopic&amp;t=2437</link>
<description>Basılan Hikaye Kitaplarım

Gezgin Veli İle Cambaz Ali
Fatoşun Karne Hediyesi
Şampiyon Ördek Gadro
Kavalın Marifeti
Kertenkelenin Hayali
Timsah Kiki İle Hacer
Korkak Tavşan
Altın Kalpli Leylek
Kırmızı Balık Mega
Robot Kartal



Sabır ve sebat ettim, zamana karşı direndim, yıkılmadım ama sonunda başardım. Son İstanbul'a gidişimden tam 15 yıl sonra geçenlerde İstanbul'a gittim. Kitap fuarına.

Selamlar, 

Ben Serdar Yıldırım. İşte, size özellikle hikâye ve masal basımı üzerine yoğunlaşmış ve bu konuda deneyim sahibi bir yayınevi. İnternetten eserlerimi okuyup çok beğenmişler. Bunun üzerine benimle irtibata geçerek yazdığım hikâye ve masalları kitap olarak hazırladılar ve okuyucunun ilgisine sundular. Sıradışı Yayınları’na çok teşekkür ederim.

30.İstanbul Fuarında 13-11-2011 tarihinde bu güzel yayınevinin standında, kitaplarımı imzaladım. Hazırladıkları site de çok şirin ve ziyaret etmenizi tavsiye ederim. 

www.siradisi.com.tr

Yayınlarımız bölümünde, Gökten Üç Elma Düştü serisini tıklarsanız yayınlanan hikâyelerimi görürsünüz. Ben de hikâye kitaplarımı ilk olarak İstanbul Fuarı’nda gördüm ve nasıl bulduğum sorulduğunda, inanılmaz güzel, dedim. Sevgiyle kalın.</description>
</item>

<item>
<title>Kibrit Kutusu Kadar Evimiz Olacaktı</title>
<link>http://www.ikizdere.net/modules.php?name=Forums&amp;file=viewtopic&amp;t=2456</link>
<description>[b:9d8adebb76]Kibrit kutusu kadar evimiz olacaktı
Evin içi on tane çocukla dolacaktı
Kızların adını anne, oğlanların adını baba koyacaktı
Komşular, misafirler çocukların adını karıştıracaktı.

Kibrit kutusu kadar evimiz olacaktı
Gökkuşağı mutluluk olup evimizi saracaktı
Güneş soba olup evimizi ısıtacaktı
Pencereleri açtık mı, rüzgâr evimizi süpürecekti.

Hayallerimi sakladığım kibrit kutusu sol göğüs cebimde 
Uzun zaman var ki, onu açıp bakmadım
Halımız, koltuğumuz daha yoktu ama evlendikten sonra alacaktık
Ben edi, sen büdü kilim üstünde kıvrılıp yatacaktık.

Kapıda arabam olmayacaktı ama ben de adamdım
Daha iyi bir iş bulur, çalışır, evime bakardım
Serde askerlik vardı ama boş ver aldırma
Sayılı günler çabuk geçermiş, bilmez misin?

Evlenince bakkal, kasap borcu derler, ev kirası
Ev kirası olmayacak, onu düşünme
Bir bakkal borcu ne tutacak ki?
Kasap mı, et yemeyiveririz, olur biter.

Sevdalar saldım yalnızlığıma
Ümitler saldım umuduma
Nikâh defteri diye hayal edip
İmzalar attım boş kâğıtlara.

Daha nişanlıydık,  ben yalnız kaldım
Sen trafik kazasında ölmesen, ben yalnız gezmezdim
Yollarda avare dolaşıp geleceği ezmezdim
Bu şiiri yazdığım kalemi kırmazdım.

Nikâhımız on haziran bilmem kaç yılındaydı
O güne ayarlıydı, zaman saati kuruluydu
Kiraladığımız gelinliğin evin duvarında asılıydı
Pek çok on haziran geldi geçti, sen dönmedin.

Yazan: Serdar Yıldırım[/b:9d8adebb76]</description>
</item>

<item>
<title>merkel,e  kulak verin</title>
<link>http://www.ikizdere.net/modules.php?name=Forums&amp;file=viewtopic&amp;t=2454</link>
<description>Merkel oldukça öfkeli!

Merkel oldukça kızgın!

Merkel oldukça asabi!

Merkel &quot;Euro bir semboldür!&quot; diyor ve hemen ilave ediyor:

Euro çökerse Avrupa'da çöker!

Almanya Başbakanı Merkel'in açıklamaları bu saydıklarımız ile sınırlı değil!

Merkel bir itirafta daha bulunuyor:

İkinci dünya savaşından daha kötü bir haldeyiz!

Merkel'in bu sözlerinin bizim Avrupa Birliği hayranlarının kulaklarına küpe olmasını temenni ediyoruz!

Daha doğrusu kurtuluşu Avrupa Birliği'ne kapağı atmakta görenlerin Merkel'e kulak vermelerini diliyoruz!

Bakın sizin aralarına katılmak için can attığınız Avrupa Birliği ülkelerinden SOS'ler geliyor!

İrlanda, Portekiz, Yunanistan ve İtalya'da işler öylesine karıştı ki başbakanları istifa etmek zorunda kaldı!

Sıranın şimdi kimde olduğu tartışılırken gözler hemen Fransa'ya çevriliyor!

Almanya Başbakanı Merkel de durduk yerde öfkelenmiyor!

Boşu boşuna kızıp asabileşmiyor!

Çünkü sürekli Merkel'i tedirgin eden gelişmeler yaşanıyor!

Euro bir türlü dikiş tutmuyor!

Amerika'yı bir hayli zorlayan küresel kriz iki de bir Euro ile oynuyor!

Bu da Avrupa Birliği hayalini zorluyor!

Evet, bizimkilerin aralarına katılmak için can attıkları Avrupa Birliği tabir caizse can çekişiyor!

Ahlaken zaten tefessüh etmiş olan Avrupa Birliği şimdi de iktisaden çöküşe doğru doludizgin gidiyor!

İkinci dünya savaşından daha kötü halde olmak ne demektir?

Bilenler bilir, ikinci dünya savaşından sonra Avrupa belki de tarihinin en kötü günlerini yaşamıştır!

Şimdi durumun o günlerden de kötü olduğu söyleniyorsa aklı başında olan bir kimse böyle bir birliğin içine girmeyi düşünür mü?

Bırakın girmeyi böyle bir şeyi aklının kenarından bile geçirmez!

Evet, Avrupa Birliği zor bir döneme giriyor!

Bu dönemi kazasız belasız atlatmanın en kestirme yolu Avrupa Birliği'nden olabildiğince uzak olmaktan geçer!

Bilmem meramımızı anlatabildik mi?


Geri izleme       17 kasım 2011 milli gazete  zeki ceyhan</description>
</item>

<item>
<title>PROFESÖR DR. RECAİ COŞKUN</title>
<link>http://www.ikizdere.net/modules.php?name=Forums&amp;file=viewtopic&amp;t=2441</link>
<description>Değerli hocam yeni bir göreve getirildi.Kendisi bu görevi şu satırlarla duyurdu : 

&quot;Değerli dostlarım, siyasi hayatımda yeni bir merhaleye girmiş bulunmaktayım. Genel Başkanımız Devlet BAHÇELİ'nin teklif ve oluru ile 04/11/2011 tarihi itibariyle Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkan Baş Danışmanlığına atandım. Siyasi geleneğimiz bize &quot;önce milletim, sonra partim&quot; düstürünü öğretti. Türk milletinin değerlerinin, menfaatlerinin ve bütünlüğünün savunucusu olacağız. Bunun için bilgimizi, becerimizi ve enerjimizi son zerresine kadar kullanacağız. Allah sizlere karşı mahcup etmesin. Saygılarımla.&quot;</description>
</item>

</channel>
</rss>









