BAŞKA BİR ŞEHİRLEŞME MÜMKÜN MÜ?

Van depreminden sonra Türkiye kamuoyu; halk ve yetkili kamu kurumları depreme karşı daha duyarlı hale geldiler.

Yeni kurulan Çevre ve Şehircilik bakanlığımız mevcut yapı stokları üzerinde deprem odaklı kentsel dönüşümü sağlamak için yeni bir yasa hazırlayarak meclise sundu, yasanın tam adı Afet Riski Altındaki Alanların Dönüştürülmesine Dair Kanun şeklindedir.

Kanun kamu oyunda tartışılmadan aceleyle hazırlanarak meclise sunuldu. Önümüzdeki haftalarda mecliste görüşülerek yasalaşacak.mevcut yasada barınma ve mülkiyet haklarının zedelendiği ,katılım,şeffaflık ve sürdürülebilirlik kavramının gözardı edildiği ,doğal ve kültürel varlıkların tehdit altında kaldığı algısı oluşmaktadır.

Biz MMG olarak;
başka bir şehirleşme mümkün mü?” derken sorgulayacağımız, yapılacak yeni şehirleşmeyi bir fırsata çevirmek isteyen çevreler bir tarafta, idareciler ve halk  adeta akıl tutulması yaşar gibi, ezberletilmiş bir alternatifsizlik içinde şehirlerimizi, kasabalarımız hatta köylerimizi bile apartman ve şimdilerde gökdelenlerle dolduruyor.

İstanbul dünyanın kent rantı acısından en yüksek şehirlerinden biri haline getirilerek aynı anda gökdelen inşasında dünyada en çok gökdelen yapılan 3. şehiri olmuştur.
Bütün bunlar yapılırken şehirde insanların buluşması, dinlenmesi ve çevreyle bağlantısını sağlayacak sosyal donatı alanları nerede ise yok düzeye  gelmektedir.

Bizim için yeşil adeta saksıda görülen bir şey haline dönüştürülüyor. Şehir de yaşılıar ve özürlüler çok çaresiz ve yok sayılıyorlar. Güçsüz ve mağdur olanlarına sahip çıkmayan şehir merhametsizleşiyor ve adeta azap şehirlerine dönüşüyor.

Son yaşadığımız 17 ağustos 1999 depreminde halk depremin hemen sonrası parklara ve diğer yeşil alanlara çıkarak günlerini geçirdi.O zaman için var olan bu alanlar bir bir imara açılarak TOKİ projelerini finansa etsin diye ya AVM oldular yada yüksek gelir seviyesi insanlara için sitelere dönüştürüldüler. Şimdi bu imkandan da halk mağrum Allah geçinden versin bir deprem de sığınacağımz bir alanda kalmadı. Oysaki bu alanlar normal zamanlarda kamuya ait şehir parklarına dönüştürülür, yapılacak bir kısım alt yapı çalışmalarıylada afet anında da geçiçi barınak alanları olarak değerlendirilebilirdi. Bütün bu alanlar her ne sebeple olursa olsun ayrıcalıklı alanlar olarak başkalarının kullanımına verilmemeliydi.

Bir milletin ulaştığı medeniyet çizgisi şehirlerin görüntüsüyle doğrudan orantılıdır.
İnsani ölçeklerde inşa edilmeyen şehirler adeta insanı eziyor ve yok sayıyor. Bütün değerlerimiz bir bir büyüklükler ve şova kurban veriliyor.

Çocuklarımızın ve yaşlılarımızın bu şehirde yeri yok. Çocukarımızı servislerle okullara taşıyacağız bir sürü zahmet ve zorluklarla.

Yaşlılarımızıda 2 çaresizlik altında ya bu şehirde binaya hapsedeceğiz veya acıyarak ve istemeyerek de olsa huzu evlerine göndereceğiz. Bugün bu işer çok hissedilemiyor olabilri önümüzdeki 10 yılda kimsenin yadrıgamadığı bir gerçekliğe dönüşecek.

Şehirlerimizin yok edilen tarihi ve kültürel değerleri, ve yok edilen yeşil alanlar. Tarihi ve kültürel alanlar adeta bir fonusta terk edilmiş ve büyük binalar tarfından ötekileştirilmiş duruma itilerek şehirlerimizin kimliği olan ortak hafızamızın önemli mekanları ve siluetleri bir bir yok edilyor ve anlamsızlaştırılıyor.

Yaygınlaştırılan site mantığıyla aynı ekonomik ve kültürel kodlara sahip insanlar belli mekanlarda sınıf atlatılyormuş gibi yapılarak güvenli sitede otuyorum algısyla adiyetini inşa eden mahellesinden yeni kimlik arayışyla koparılyor. Şehir siteler vasıtasıyla fragmente edilerek adeta küçük yapılar halinde parçalanıyor.

Çıkarılmak istenen yasada şehirlerimizin yıkılması  ve arsa üretilmesiye ilgili maddeler var. ancak hepsinden önemlisi ne yapılacağıya ilgili hemen hemen hiç bir madde yok. TOKİ örneğinin hatırlattıkları gözümüzün önündeyken başka bir şehirleşme mümkün demek için tekliflerimizi teknik ve sosyal acıdan dile getirmeliyiz.

Bunu yaparken hem ülkemizin sosyal, kültürel, coğrafi ve iklim gerçekliğini malzeme ve inşaat teknikleri acısından görmeliyiz ve aynı zaman da dünyanın geldiği şehircilik anlayışından da daha sürdürülebilri ve yaşanabilir şehircilik acısından faydalanmayıda bilmeliyiz.

Son yıllarda halkımız büyük oranlarda bankalara borçlandırılarak kira öder gibi konut sahibi yapılmaya çalışılıyor. İşin aslı maalesef öyle değildir. Halkımız ortalama 10 yıllık bir süreyle borçlandırılarak konut sahibi olmaya çalışlıyor. Dünyada bütün krizler konuttaki fiyat şişmelerinden sonra oluşmaktadır. 1990 larda olan uzak doğu asya krizi bir konut kriziydi. 2008 de Amerkiada olan Mortgage krizi bir konut kriziydi. İspanya nın yaşadığı krizde bir konut krizidir. Ne oluyorki ortalama 60. 000 TL ye mal olan bir konut en az 250 TL den fiyatlarla satılıyor. Bu da bankalardan kolay kredi alan vatanadaşlar dolayı mütahitlerin fiyatları yükselmesinden kaynaklanıyor. Ülkede çalışanların gelir bu oranda artmadığına göre bu artış nerenden finanse edilecek. Ödenmeyen çekler, yaygınlaşan değer ve ahlak aşınması ve yetmezliklerle sürdürülen bir hayat.. Halk yalnızlığa ve çaresizliğe sürükleniyor.

İleride konut sektöründeki olabilecek ödeme zorlukları arkasında gelecek bir ekonomik kriz halkımızı hem yalnızlığa ve ekonomimizide çöküntüye uğratabilir.

Konutu bir finans aracı olmaktan çıkaracak insanın yuvası kılacak bir anlayışı da geliştirmeye ihtiyacımız var.

Yüksek binalarda hayatını sürdüren ve borçlandırılan halk çoçuk yapma konusunda gayet isteksiz ve çocuklarının geleceği adına gayet endişeli. Bir tarafta konut borçları bir tarafta dershane borçları yetmeyen gelir bu açık nereden karşılacak ne yapılarak karşılanacak?

Yapılacak yeni kentsel dönüşüm halkımızda ek bir külfet getirilmemeli aynı zamanda yaşanılan mekanlarda ek bir yoğunluk artışı meydana getirilmemelidir.

Bu noktada bir afet yönetimi şeklinde işe bakan İlgili Bakanlık  bu yeni durumdan şehirlerimizin daha insani ölçeklerde yapılabilmesi, toplumsal barışımıza katkı yapacak bir mimari ve şehircilik anlayışı geliştirmelidir ve bu konularda bakanlık yeterince yetkiyi yeni yasayla elinde bulundurmak istemektedir. İnsanlarımız şehirlerde istiflenmiş gibi çok katlı binalarda yaşamaya mahkum edilmemelidir. Ülkemiz arazi kaynakları şehirleri yayarak daha az katlı binalarda yaşamak için gerekli büyüklüğe sahiptir.

Yalnış bir şehirleşme yaparak bindiğimiz dalı kesmemeliyiz. İleride geri dönüşü olmayan sosyal, ekonomik ve siyasal sorunlara yer açmamalıyız.

Konya ve Hollandayı karşılaştırdığımızda her 2 si de aynı büyüklükte araziye sahip; birisi ülke birisi de şehir. Konyada 2 milyon kişi Hollanda da 16 milyon kişi yaşıyor. Hollanda hem tarım ülkesi hem de sanayi ülkesi. Hollanda insanları %80 müstakil az katlı binalarda oturuyor. Konyada ise halkın % 70 çok katlı binalarda, apartmanlarda yaşıyor. Bu iş de bir yalnışlık var. Biz bunu görmeliyiz ve akıl tutulmamızı sorgulamalıyız. Bizim insanımız da bunu hak ediyor ve bunu yapacak birikime her konuda artık sahibiz.

Rantı merkeze almayan insanı merkeze alan bir şehircilik anlayışıyla yaşlısı, özürlüsü ve çocuğu ile daha huzurlu ve güvenli şehirlerde yaşayabiliriz. Gelinen bu değişim ortamını yaşanabilir şehirler ve mekanlar için fırsata çevirmeliyiz. Sosyal bilim uzmanları, mühendis ve mimarlar olarak konuyu çok disiplili olarak işlemeliyiz. geç olmadan hemen şimdi. Bu sayımız bu konuda bir ortak çağrıya ve bilince çevirmeliyiz. Hatta buradan bütün dünya için iyi bir kentsel dönüşüm ve yenileme örneği çıkarmalıyız.

Daha estetik, çevresiyele uyumlu, kuşatan, insanın, ailenin ve zamanın ihtiyacına göre dönüşebilen kimlikli binalar ve gerekli sosyal donatıların olduğu yeşilin içinde şehirler inşa edebilmeliyiz. Bu bizim. çocularımızın, yaşlı ve özürlülerimizin hakkı; birlikte bir şehirde var olarak ve hissederek yaşamalıyız.

Şehirlerimizi daha insan yüzlü ve insani ölçeklerde yapamazmıyız. Ülkemizde yeterince alan yok mu ? bütün bu sorulara ve diğerlerine cevap olması anlamında belkide son söz kabilinde sözün bitmediği noktaya varmadan bir şeyler söylemeliyiz. Tarihin tanıkları olan bizler bildiklerimizin sorumluluğu içinde iyi olanı hatırlatmak yalnış gittiğini gördüğümüz konularda da gerekli uyarıları yapmak zorundayız.

sehirlerimizde su ve çevre ekosistemlerini koruyarak, ulaşım ve otopark sistemlerini sürdürülebilir bir noktaya taşımalıyız.
Yapıları sadece bizi güvenle koruyan fiziki barınaklar değil aynı zamanda gelecek nesillerin bizi tanımlayacağı kültür nesneleri olduğunu unutmamalıyız.şehirlerimiz toplumun aynasıdır Daha sağlıklı, huzurlu, insani ölçekli ve merhametli şehirlerde yaşamak dileğiyle.

Kadem ekşi
Mimar ve Mühendisler Gurubu Başkan yrd.